16 Kasım 2018 Cuma

Bitkilerin beyni yok ama bilinci var mı?


Bitkiler, insan hayatının vazgeçilmez bir parçası. Onlar sayesinde karnımızı doyuruyoruz ve onları çevremizi güzelleştirmek için kullanıyoruz. Bitkiler olmadan yaşamak, bir tarım toplumu olan insan medeniyeti için pek mümkün değil gibi görünüyor. Buna rağmen çoğu zaman yanlarından geçerken varlıklarının farkında bile olmayız. Çünkü pek hareket etmezler, etse bile yavaştırlar veya konuşamazlar. Canlı oldukları halde onlara bir masadan farksızmış gibi davranırız. Hatta bilinci kapanan insanlar için “bitkisel hayatta” tabirini kullanırız. Peki bitkilerin insanlar kadar karmaşık olmaması onların bilinci olmadığı anlamına mı geliyor? Bu soruya Batı Avustralya Üniversitesi’nden (University of Western Australia) bilim insanı Monica Gagliano ve ekibinin bir cevabı var: Bitkilerde bilinç kavramını artık tartışmaya başlamalıyız, çünkü beyinleri olmasa bile öğrenip hatırlayabiliyorlar. Hem de insan gibi gelişmiş hayvanlarda olduğu gibi!
Bilim dünyasında öğrenme ve hafıza genelde beyin gibi karmaşık sinirsel bir ağ içeren organlara sahip canlılara atfedilse de, yakın zamanda yapılan araştırmalar alıştırma ile öğrenmenin (learning by habituation) omurgasızlar gibi daha basit canlılarda da var olduğunu gösterdi. Gagliano ve ekibi,  alıştırma ile öğrenmenin bitkilerde var olduğunu, (Gagliano M. R., 2014) makalesi ile  gösterdi. Bu makalede ele alınan deneyde küstüm otu (Mimosa pudica) bitkisini kullandılar. Bu bitkinin özelliği, bir tehdit veya fiziksel rahatsızlık durumunda yapraklarını hızlı bir şekilde kapatmasıdır. Şu linkteki video (https://www.youtube.com/watch?v=BLTcVNyOhUc) ile daha rahat anlaşılabilir.  Bu deneyde küstüm otu bitkisi, 15 cm yükseklikten kontrollü olarak geri tepmeyecek şekilde 5 veya 10 saniye aralıklarla 60 defa aşağıya düşürülüyor. Deneyin başında bitki bütün yapraklarını kapatırken, kısa bir süre sonra düşmeler sonucunda yapraklarını kapatmamaya başlıyor; yani bitki öğreniyor. Bu durum bitkinin yorulmasından kaynaklanmıyor, çünkü deney ekibi alıştırma sürecinde belli aralıklarla bitkiyi sallayarak test ediyor. Bu sallama sonucunda ise bitkinin neredeyse bütün yapraklarını kapatarak tepki verdiği görülüyor.  Bu da bitkinin yorulmadığını ve öğrendiğini net bir şekilde gösteriyordu. Bu öğrenilmiş hareket, hiçbir şey yapılmadan geçirilen yaklaşık bir ay sonucunda tekrar test ediliyor ve bitkinin öğrendiği hareketi tekrarladığı görülüyor. Yani bitki bir ay önce öğrendiklerini hatırlayabiliyor!
Gagliano ve ekibinin, Nature dergisinde yayınlanan (Gagliano M. V., 2016) diğer bir deneyinde ise, bitkilerde çağrışımsal öğrenmenin (associative learning) mümkün olduğunu gösteriliyor. Tıpkı Pavlov’un köpek deneyinde olduğu gibi koşullu bir uyarıcı (hava akımı) ile bitki eğitiliyor ve bitkiye  ödül olarak ışık veriliyor. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, Y şeklindeki basit bir labirent ile (Y şeklinde üç ağızlı bir boru) gerçekleştirilen deneyde bitki, hava akımı ve ışığa aynı anda aynı uçtan maruz bırakılarak eğitiliyor.

Küstüm otunun öğrenme sürecindeki ve öğrenme aşamasından sonraki büyüme yönleri.

Öğrenme sürecinde beklendiği şekilde bitki ışığın olduğu tarafa doğru büyüyor. Ancak öğrenme süreci bittikten sonra bitki labirentin bir tarafından sadece hava akımına maruz bırakılıyor ve ışık olmasa da hava akımı olan tarafa doğru yöneliyor. Yani yemek verilmese bile zil çaldığında salyası akan Pavlov’un köpekleri gibi bitki, ödül yani ışık olmasa bile koşullu uyarıcısının (hava akımı) olduğu tarafa doğru yöneliyor. Böylelikle bitkilerin önceden kabul edildiği gibi otomatik bir şekilde, hayatta kalmak amacıyla ışığa doğru yönelmediği, öğrendiği şekilde davrandığı yani aslında seçim yaptığı gösterilmiş oluyor. Buradan hareketle bitkilerin de artık bilişsel çalışmaların bir konusu olmaya başlayacağını ve bilim insanlarının bitkilere ait öğrenme mekanizmalarını çözmeye odaklanmasını bekleyebiliriz.


Bu çalışmaların sonuçları Münster/Almanya’da bulunan Doğa Tarihi Müzesi’nde (LWL-Museum für Naturkunde mit Planetarium ) 27 Ekim 2019 tarihine kadar sergilenmeye değer bulunmuştur.

Bu bilgiler ışığında, bitkiler alıştırma veya çağrışım ile öğrenebiliyor, hatırlayabiliyor ve seçim yapabiliyorlarsa bitkilerde bilinç olduğu iddiasını tartışmak yerinde olacaktır. Gagliano, (Gagliano M. , 2017) - (Gagliano M. A., 2018) makalelerinde yazdığı üzere artık bitkiler için öğrenme ve hafıza gibi kavramlara alışmamız ve bitkilerde bilinç kavramını hayatımızın her alanında ahlaki ve etik açıdan  tartışmaya başlamamız gerektiğini belirtiyor. Benim aklıma şöyle sorular geliyor: Örneğin veganlar bu bilgiler ışığında bitkisel beslenmeden de vazgeçecek mi? Bir bitkiyi “öldürmek”, hukuki anlamda bir ceza gerektirecek mi? Bu sorular uzatılabilir. En iyisi önce biz bitkilerin de öğrenebilen ve  hatırlayabilen canlılar olduğunun farkına varalım ve bakış açımızı buna göre değiştirmeye başlayalım.

Fatih GÜLEÇ

(Bu yazım 25.08.2018 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır. https://yesilgazete.org/blog/2018/08/25/bitkilerin-beyni-yok-ama-bilinci-var-mi-fatih-gulec/) 

Kaynakça

Gagliano, M. (2017). The mind of plants: Thinking the unthinkable. Communicative & integrative biology(10(2)), 38427.
Gagliano, M. A. (2018). Plants learn and remember: lets get used to it. Oecologia(186(1)), 29-31.
Gagliano, M. R. (2014). Experience teaches plants to learn faster and forget slower in environments where it matters. Oecologia(175.1), 63-72.
Gagliano, M. V. (2016). Learning by association in plants. Nature Scientific Reports(6), 38427.


23 Şubat 2017 Perşembe

Ne zaman normalleşiyorsun?

Ne zaman evleniyorsun? Ne zaman saçını/sakalını kestiriyorsun? Ne zaman okula başlıyorsun? Ne zaman askere gidiyorsun? Ne zaman çocuk yapıyorsun?...Bu sorular böyle uzar gider. Bence hepsi aynı kategoride. Kategorinin adı belli: Standardizasyon veya normalleştirme! 

Nicelik olarak anlamlı istatistik oluşturacak kadar sayıya sahip olan topluluklar için her zaman istatistiksel bir dağılım vardır. Bu dağılım, rasgele etkiler sonucu oluşuyorsa "Merkezi Limit Teoremi"ne göre Normal veya Gauss dağılımına yakınsar. Gauss dağılımı deyince biraz yabancı gibi gelse de en azından üniversitede okuyanlar notlandırma için kullanılan çan eğrisi diye bir şey duymuştur. İşte Gauss dağılımı tam olarak odur. Mesela bir sınıftaki alınan notların dağılımı yaklaşık olarak bu dağılıma yakınsar, yani çan eğrisi (bell curve) gibidir. Eğrinin en tepe noktası aşağıda görüldüğü gibi bu dağılımın ortalaması olan değeri verir. Bu dağılımda ortalamadan ne kadar sağa veya sola kaydığın ise standart sapmayı gösterir.
*

İşte çoğunluk bu eğrinin şişkin kısmında olduğundan buranın dışında kalanlar toplum tarafından içeriye sokulmak ister. İşte ben buna normalleştirme diyorum. Saçını/sakalını kesmek, askere gitmek, evlenmek, xxx marka elbiseler giymek, çocuk sahibi olmak, xxx dininin gereklerini yerine getirmek, falanca restorana gitmek, filanca alışveriş merkezinde vakit geçirmek, şu diziyi izlemek, bu filme gitmek, tek tip tohumla üretilmiş ürünlerle beslenmek vs. hep bu normal hale getirme refleksinin sonucudur. Eğer toplumdaki bu eğilim amacına ulaşırsa sonuç aşağıdaki gibi olur: Tek tipleşme! Tek tipleşmeyi amaçlayan eller toplumları kolay kontrol etmek için bu yola başvurur.
**
Bunun doğadaki karşılığı biyo-çeşitliliğin yok olmasıdır. Biyo-çeşitlilik yok olursa kalan türlerin yaşama şansı azalır. Hakim olan türlere faydadan çok zararı dokunur. Hakimiyetin tek elde toplanması faydadan çok zarar getirmiştir. Hata yapma olasılığını arttırmıştır. Yönetim biçimlerinde de monarşiler bu yüzden çuvallamış, ortak akılla çoğulcu rejimlere evrilmiştir.

Sonuç olarak tek tipleşmenin aslında kendine de faydası yoktur. Biz çeşit çeşit, renk renk olalım. Her kafadan bir ses çıksın. Hepimize daha çok faydası olur. 

Bonus:



* mustafaakca.com
** wikipedia.org


15 Ocak 2015 Perşembe

Ararken mutludur insan, bulduğunda değil...

Neyi istediğini değil de, neyi istemediğini bilmektir önemli olan. Kendini istemediğin bir şeyi yapmaya mecbur hissetmek ve toplum baskısına boyun eğmek insanları dışarıdan güzel gösterse de içeriden mutsuz eder. Bu öyle bir baskıdır ki, bazen insan son nefesinde keşke der, bazen de diyemeden ölür gider. Her zaman istemediğin şeyi yapmamanın bir yolu vardır. Bunun için tefekkür yeterlidir. İnsan bir yolunu mutlaka bulur. Aynı zamanda bazı fedakarlıkları göze almak zorunda kalabilir, ama mutlaka başaracaktır.

İstediğin şeyi bilmemek ise küçük bir ayrıntıdır. İplerini kopardıktan sonra kendini özgür hissedersin ve rüzgar seni cazip bir limanda bırakana kadar yüzersin. İlk geldiğin limanı beğenmeyebilirsin. Ama unutmamalısın ki bu yolculuğun adı arayıştır. Ararken mutludur insan, bulduğunda değil. Dağ bayır, dere tepe aramalıdır ki mutlu olsun. Ararken amaç zenginlik veya güçse aradığını bulamayabilirsin. Hatta önceliğin böyleyse hiç yola çıkmayabilirsin. Düzenini devam ettir.

Mutlu olmayı amaç edinmeli insan sadece. Ama yalnızca çok parayla veya yüksek makamlarla mutlu olmak öğretildiyse bunu kırmak zor olabilir. Tabi sevdiklerin senin başarılı olma durumunu aldığın maaşla veya oturduğun makamla ölçüyorsa sen de bunu benimsemiş olabilirsin. Ama bu şeylerin mutlu etmediğini görüyorsan eğer hiç durma ve  atla suya! Daha yüzecek çok liman var...

8 Aralık 2014 Pazartesi

Para mı? Güç mü? Mutluluk mu?

Şu ana kadarki tecrübemle hayata bakış açılarına göre üç kategoride insan olduğu sonucuna vardım. Paraya önem verenler, güce önem verenler ve mutluluğa önem verenler.

Para,  hayatımızı idame ettirmek, yani en azından yemek ve barınma ihtiyacımızı karşılamak için  kullanmak zorunda olduğumuz önemli bir araçtır. Buradan hareketle bazı insanlar parayı hayatlarının merkezine koyarlar. Önlerine gelen bütün durumları parasal olarak değerlendirip ona göre karar verirler. Diğer her şey ikinci plandadır.

Güce önem verenler için ise hayat daha çok mevki-makam ve itibar üzerinedir. Çoğu zaman paraya önem veren insan grubuyla kesişirler fakat her zaman aynı grupta değillerdir. Güce önem verenler için makam ve ünvan fiyakalıysa geriye kalan hiç bir şeyin önemi yoktur.

Mutluluğa önem verenler için genelde bir arayış söz konusudur. Makam ve para öncelikli değildir. Çünkü mutluluk varsa gerisi kendiliğinden gelecektir. Ancak bu düşünceye sahip olmak nadir görülen durumlardandır. Çünkü mevcut eğitim sistemi, sosyal ve ekonomik düzende çok para sahibi olmanın veya yüksek makamlarda bulunmanın çok önemli olduğu, çok para sahibi olunursa mutlu olabileceği sürekli beynimize pompalanır. Böylece itibarlı bir mevkimiz ve çok para kazandıran bir işimiz varsa mutlu olmalıyızdır artık. O hayatı sevip sevmememiz önemli değildir. Çünkü herkes gibi "oku - meslek sahibi ol - üre - borçlan - köle gibi çalış- öl" döngüsüne girmeyi başardıysak iş tamamdır.

İnsan, mutluluk merkezli yaşamayı hayatının belli bir döneminde fark edebileceği gibi, anne-babası tarafından "Hayat, mutlu olmak içindir" bakış açısıyla yetiştirilen insanlar da vardır. Ancak insanların çoğu para-güç ekseninde şartlandırılıp sorgulamadan yaşadıkları için neden dünyaya geldiklerini düşünmeden ölürler. "Cahillik mutluluktur" sözünün eyleme geçmiş hali gibidirler. En güzeli de belki budur. Her şeyi bildiğini düşünerek bu dünyadan geçip gitmek.

17 Haziran 2014 Salı

DÜŞÜN-ME!

İçinde bulunduğum süreç bana o kadar çok şey öğretti ki..Ve hala öğretmeye devam ediyor. Tabi benim şansım biraz günlük koşuşturmanın uzağında kendimle baş başa kalabilmek ve biraz da kafam dingin bir şekilde okumak.

Kitaplardan öğrenilen bilgiler faydalı ve güzel ancak tecrübe edilerek öğrenilenler çok daha farklı ve kalıcı. Kendimi dinlediğimde keşfettiğim en büyük şey ise TEFEKKÜR oldu. Özellikle bir sorunu çözme veya hayat hakkında düşünürken sessiz sedasız düşüncelere dalmak beynimde yeni ufukların açılmasını sağladı. Tabi bu yöntemi uyguladığım halde fark etmemi sağlayan ise bir kitap oldu.

prozaci-birak-platona-bak-lou-marinoff

Bu kitabı, tam da ben hayatımla ilgili önemli bir karar verme aşamasındayken sevdiğim bir abim tavsiye etmişti. Gönlümden geçen kararı almamı engeller veya öteler diye özellikle almadım bu kitabı bir süre. Zaten felsefeye de oldum olası ilgi duymamışımdır. Kararımı verip uygulamaya geçtikten sonra alıp okumaya karar verdim. Okudukça düşündüm. Hap gibi yutulacak bilgece tavsiyeler bekliyordum oysa. Düşündükçe insanoğlunu diğer varlıklardan çok daha üstün kılan düşünme eyleminin kıymetini anladım. Bir şeylerin üzerinde kafa yordukça beklediğim aydınlanmayı sağladığımı gördüm. Düşünmemizi engelleyen şeyleri de düşündüm: Televizyon, bilgisayar, video oyunları gibi. Bizi tembelliğe sürükleyip düşünmemizi istemeyen düzene lanet okudum. En büyük cevherin insanın kendi içinde olduğunu bize unutturan düzenin parçalarıyız hepimiz. Halbuki birazcık düşünsek..Ama neyse izlediğimiz dizinin son bölümünü kaçırmamak daha cazip çünkü çok kolay ve tembelce. O halde hep birlikte okumayalım, düşünmeyelim ve sorunlarımızdan kurtulmak için ilaç içelim!

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Kapitalizmin Çöktüğü Yer : SOMA

Resmi rakamlara göre yaklaşık 300, resmi olmayan rakamlara göre ise çok daha fazla insanı kaybettik Soma'da. Hani şu ilkokulda kömür çıkartılan başlıca yerlerden olan Manisa ilçesi. Bu olay, kaza veya kader mi? Tabi ki hayır. İhmaller zincirinin son halkası.. Buz dağının görünen yüzü..Neoliberal kapitalist sistemin tıkandığı nokta...

Gelişmiş ülkelerde böyle olaylar olduğunda ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ne kadar olumlu şeyler de yapsa devleti temsil eden en üst makamdaki sorumlu kişiler istifa ederler. Türkiye gibi bir ülkede ise sorumlular halkıyla dalga geçerek, kader, takdir-i ilahi gibi şeylere sığınıp dalgalarına bakmaya devam ederler. Halk üzerinde yandaş medyasıyla birlikte algı operasyonları yaparak topu başkalarına atarlar. Bizde ise halkın acısının olduğunu unutarak yarın yine kendine oy verecek insanlara sinirlenip bizzat şamarı çarparlar. Başbakanımız için ayrı bir parantez açmak lazım. Halkın gözünün içine baka baka dalga geçmek, muhalefet bas bas bağırdığında (kedi olalı bir fare tutmuşlar ama iktidar görmemiş) kendileri prim yapamayacağı için söylenenleri görmezden gelmek, tepki gösteren halka tokat atmak ve daha sonra da sorumlulara kol kanat gererek kimseyi yedirtmemek. Şunları demokrasi lafının geçtiği bir ülkede söyleseniz herhalde halk isyanı çıkabilirdi. En azından iki bakanın istifasını isteyerek yüreklere su serpmesi beklenen başbakan hiç bir şey yokmuş gibi yönetmeye devam etti. 

İktidarı ve belki de şirketleri sorgularken aslında sorunun kökeninin sistemin yamukluğu olduğu gün gibi ortada. Devlet zarar ediyor diye madenler özel sektöre devredilirse, uygun mevzuat oluşturulmazsa, bağımsız bir şekilde denetlenmezse, sendikalar işçi-işveren arasındaki dilsiz koordinatörler haline getirilirse; kısacası patronları ürkütmeden para kazanmaya çalışılırsa zaten "emek" kavramı yok sayılıyor demektir. Artık şunu anlamamız lazım: Gerçek demokrasi ancak hakkını arayabilen bir toplum olmaktan geçer. Bunun için de her alanda mutlaka örgütlenme ve sendikalaşma olması gereklidir. Devlet sendikaları koruyan, denetlemenin bağımsız olmasını sağlayan yasalar çıkartmalıdır. Herkese bu vatan topraklarında kazanılan ekmeği eşit bölüştürmeye çalışmalıdır. Ancak o zaman insanlar hakkını aradıkça yöneticiler halkını "böcek" gibi göremeyecek ve gerçek demokrasiden bahsedilmeye başlanacaktır. Yoksa daha çok Soma faciası yaşarız ve hakkını alamayacağını bilse de aç kalmamak için o cehennem çukuruna girmeyi göze alan insanları arkalarından izleriz.

6 Mayıs 2014 Salı

Yeşermeyi Bekleyen Tohumlar

Arada bir kendimize ıssızlığı sağladığımız anlarda nefes alarak, az ışık gelen derin okyanus sularının derinlerinde yüzmek gibi geçiyor hayatımız. Ve bu hayatta, farkında olmadığımız koşuşturmanın içerisinde, bizi ensemizden tutup yüzeye çıkartan Mustafa Kemal ve Deniz Gezmiş gibi insanlar var. Kendimize gelip içimizi umutla doldurmamızı sağlayan insanlar.

Ömrümüzün, üzerinde yaşadığımız dünya ile  karşılaştırıldığında, sabun köpüğünün ömrü kadar olduğunu unutarak bitmek bilmeyen bir koşuşturma ve yarış içerisindeyiz. Öyle bir yarış ki düzenin dayattıklarını yapmaya çalışırken yaşamımızı tüketebiliyoruz. İşte hayatın daha hızlı akmaya başladığı, teknoloji ve sanayinin geliştiği ve daha da kalabalıklaştığımız bir yüzyılda 68 kuşağı çıktı ortaya. Amaçları daha yaşanabilir bir dünya yaratmaktı ve bunun için en uygun düzenin sosyalizm olduğunu düşünüyorlardı. O kadar masum ve haklıydı ki hareketleri, halkların ölü toprağını kaldırmalarından korktu iktidarlar. Aynı zamanda örgütlüydüler çünkü heyecanlıydılar. Dünyayı değiştirebileceklerine, herkesin eşit şartlarda yaşayabileceği bir düzenin kurulabileceğine inanıyorlardı. Doğudan batıya olan göçün simgesi olan İstanbul'a boğaz köprüsü yapılmasını reddedip Zap Suyu'na köprü yaptılar. Zaten bu olay da 68 kuşağı hareketinin en büyük anıtıdır. 

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan... Bazılarımızın bildiği, bazılarımızın hiç duymadığı gençken asılan üç fidan...Yola çıkarken ölebileceklerini biliyorlardı. Ancak amaçları devrim ateşinin gelecek nesillerde sönmemesini sağlamak,onlara örnek olmak ve istendiğinde değişimin olabileceğini göstermekti. Bu davada beklendiği gibi iktidar bir şekilde canlarını aldı fakat bu ateşin tohumları tüm vatan toprağına serpildi. Cahillikten beslenen iktidarlara karşı eğitimli ve bilinçli bir toplum ile adil bir düzenin sağlanabileceğinin kanıtı olarak içimizdeler. Bu tohumları yeşertmek ise bizim elimizde!