3 Nisan 2022 Pazar

Understanding the differences between the West and the East through the music of Ibrahim Maalouf

I have been following the French-Lebanese trumpeter and composer Ibrahim Maalouf since just a few years. I exactly do not remember but I think (thanks to Spotify algorithms:) I first discovered him in Piers Faccini's "The Beggar and the Thief" song in which I was amazed by the trumpet he played. Although his trumpet part was short, I quickly realized that there was something different, tasty and familiar in his way of playing the trumpet. 

Ibrahim Maalouf (Source: Wikipedia)

Actually, his songs have microtones and these are not known in western music where the notes C, D, E, F, G, A, B and also five more half tones (I mean flats[] and sharps[#]) are used. All in all, the western music is based on these 12 tones. However, in eastern music there is more than these half tones, i.e., quarter tones. As though it might look weird from the western perspective, these microtones express different emotions. They are widely applied in middle eastern music such as Turkish and Arabic classical music, by using some musical patterns which are called maqams. These maqams such as rast or hijaz determine the set of tones to be used including quarter tones. You can find a funny scene explaining the difference between western and eastern music from the film Yahşi Batı of the Turkish comedian and actor Cem Yılmaz below. 


The prodigy of Ibrahim Maalouf is that he mixes these eastern quarter tones and western jazz music elements in his songs ingeniously. To this end, he plays a quarter tone trumpet which was invented by his father Nassim Maalouf. I have to admit that he is really lucky, since he was born into a family full of artists. His father is a trumpet player, his mother is a pianist and also his uncle is the famous writer Amin Maalouf. It shouldn't be a surprise that he chose to be an artist. On the other hand, he was not so lucky that his family fled from Lebanon to France because of the civil war when he was a child. I can always feel the signs of this war through the emotions that his songs create. In many of his songs, such as Beirut (given below), you can understand the sorrow of the war and feel the wounds he received from this war in his childhood.



His songs are not always as sad as Beirut. He has also more jazzy and happy songs like "Maeva in Wonderland" or "Hashish". As Ibrahim Maalouf, there are other artists trying to establish bridges between eastern and western music. For instance, the Australian psychedelic rock band King Gizzard & The Lizard Wizard uses electric microtonal guitar invented by Tolgahan Çoğulu who is a Turkish academic and musician. The difference of this microtonal guitar can be figured out by this band's great song Sleep Drifter which was inspired by the song "Kara Toprak" composed by the Turkish folk music master Aşık Veysel.



These kind of combinations always excite me in music and I think that it widens my perspective and increases my openness to different cultures of the world. What I believe is that we need to embrace the richness of different cultures more, and art holds the key to unlock the doors in our minds against the prejudice of different cultures.



Bonus: All Around The Wall - My favorite song of Ibrahim Maalouf.



23 Ekim 2021 Cumartesi

Kemeraltı ve Çocukluğumun Yaz Tatilleri

Bugün kendimi şımartmaya karar verdim. Julia Cameron'ın "Sanatçının Yolu" kitabındaki tabirle sanatçı buluşmasına çıktım. Başta amacım İzmir'den ayrılmadan Kemeraltı'nın bilmediğim yerlerini keşfetmeye çalışmak ve güzel şeyler yemekti. Aslında yaptım da bunu. Ama sonra ayaklarım beni çocukken yaz tatillerinde babamın dükkanında çırak olarak çalıştığım yerlere götürdü. 

Bu yerler, şu anda Kemeraltı'nın atıl bir bölümü olan ve İkiçeşmelik caddesinde, Agora ören yerinin karşısında bulunan Havra sokağı civarındaki sokaklar. Eskiden çok fazla ayakkabıcı atölyesi vardı bu bölgede. Babam ve dedemin beraber işlettiği, belediyenin ayakkabıcıları Pınarbaşı'na taşıma kararıyla kapanan "Aydın Pide ve Kebap Salonu" işte tam bu bölgede, Agora'nın karşı sokağındaydı. Orta-2'ye kadar, Heidi izlemek yerine -nasıl da merak edip hiç izleyememiştim- çocukluğumun yaz tatillerini geçirdiğim sokağın şimdiki hâlinin resmi şöyle:


Hemen şu soldaki direğin yanındaydı dükkan ve satıldı tabi artık. Ne kadar da uzun bir sokaktı küçükken. Elimde tepsilerle civardaki ayakkabıcılara pide ve yemek taşıdığım, kan ter içinde öğle servisinde babama yardım ettiğim zamanlar gözümün önünden geçiyor. Servis bittikten birkaç saat sonra "boşları" toplama işi başlardı. Şimdiki gibi kullan-at teknolojisi yoktu o zaman. Bulaşıkçı teyzemiz vardı ve hep o yıkardı toplanan boş demir tabakları. Nedendir bilmiyorum babam hep "kaynana" derdi o bulaşıkçı teyzeye. Babamla sürekli atışırlardı gülüşmeler içinde. Hiç dişi yoktu kaynananın ama hep sigarası ağzındaydı. Olimpiyatlarda kül silkmeden en çok sigarayı içme diye bir dal olsa kaynana kesin şampiyon olurdu. Bulaşıkları bitirince ertesi gün için soğanları soyar ve giderdi. 

Tam dükkanın önünde eğer o yaz kuzenim Erdem geldiyse işler hafifledikten sonra paket kağıtlarından uçak yapar ve uçurup yere düşmeden yakalamaya çalışırdık. Terleyince aynı paket kağıtlarını dedem sırtıma koyardı bazen - ne saçma! Bir de kedimiz vardı: Arap! Simsiyah bir kediydi. Akşamüstü  kasaptan kullanılmayan ete benzer ne varsa Arap için alırdık. Severdim onu ve oyunlarla beraber onu beslemeyi. Akşam olunca tek başıma 86 numaralı otobüse Çankaya'dan biner ve Üçyol'da inip eve giderdim. Hâlâ enerjim varsa sokakta arkadaşlarımla top oynardım.

Bir de şerbetçi amca vardı. Babam arada bana ev yapımı şerbet ısmarlardı. Yazın sıcağında içtiğim o şeftali ve karadut şerbetlerinin tadı hâlâ aklımda. Şerbetçi amcanın gözleri pek iyi görmezdi. Nedendir bilmiyorum gözlük de almazdı. Ama altılı ganyan -veya spor toto tam hatırlamıyorum- bültenini gözünün 3-5 cm yanına yaklaştırıp okuduğunu çok iyi hatırlıyorum. Şerbetçi amca o güzel şerbetlerinin tam da şurada (resimdeki iki arabanın arasında bir yerde) satardı:


Çocukluğumun yaz tatillerinden hatırımda devasa iş hanları, Mars kadar uzak Havra sokağı ve etrafındaki esnaf var. Bugün gördüğüm ise hepsinin küçültülmüş versiyonu ya da ben büyüdüm; bilmiyorum. Kemeraltı'nın Mezarlıkbaşı tarafından girişinde yer alan Havra sokağının etrafında gerçekten de bir sürü havra yani sinagog varmış. Önünden geçip fark etmediğim o yerler şimdi restore edilmiş. Mesela Portekiz sinagogu şöyle:


Kemeraltı ile beraber çocukluğuma bir ziyaret yaptım bugün. Yazın herkes çizgi film izlerken benim pişik içinde yaptığım çıraklığı iyi hatıralarla andım. Yüzümde bir gülümsemeyle dolaştım o mekânları, güzel Agora'nın hemen karşısındaki o değerlenmeyi bekleyen sokakları. Herkes çocukluğunun mekânlarını ziyaret edip güzel hatıralarla donatabilir bence. Kötülükler varsa da o kötülüğü yapanları affedebilir. Geriye güzellikler kalır...








22 Kasım 2020 Pazar

 

HÜCRELER de MESAJLAŞIR: MOLEKÜLER HABERLEŞME ve NANOAĞLAR***



İnsanlar olarak en önemli özelliklerimizden biri, bir hikâye bağlamında yaşadıklarımızı ve düşüncelerimizi sürekli anlamlandırmaya çalışmak [1]. Bu kurduğumuz anlam dünyasını da söz, yazı ve resim gibi araçlara kodlayarak birbirimize mesaj olarak gönderiyoruz. Örneğin, yaklaşık 15.000 yıl öncesinde avcı-toplayıcı olarak yaşayan insan toplulukları, İspanya’nın Altamira mağarasında çizdikleri resimlerle bizlere bir mesaj gönderiyordu [2]. Konuşmanın evrilmesi ve hayatımızın tam ortasına oturması da aslında yine birbirimize mesaj iletme ihtiyacımızın en açık örneği. Zaman içinde, mesajlarımızı daha uzak mesafelere hızlı bir şekilde gönderebilmek için yeni yöntemler geliştirdik. Artık, telefon gibi teknolojik araçlar sayesinde ışık hızıyla mesajlarımızı dünyanın diğer ucuna iletebiliyoruz. Peki, hızlı olsun yavaş olsun, sadece insanlar mı mesajlaşıyor?

Mikro ölçekte düşündüğümüzde, bakteri gibi tek hücreli canlıların mesaj alışverişi dünyadaki en eski haberleşme yöntemlerinden biri olan moleküler haberleşmeye dayanıyor. Yani, mesajlar özel moleküller aracılığıyla alıcıya iletiliyor ve yorumlanıyor. Örneğin, bir bakteri topluluğunda yer alan bakteriler, diğer bakterilerin algılaması için orada var olduğunu belirten sinyalleşme molekülleri gönderiyorlar. Algılanan bu moleküllerin konsantrasyon seviyesine göre bakteri topluluğunda yeterli sayıda bakteri olup olmadığına karar veriyorlar (quorum sensing - yetersayı farkındalığı) [3]. Bunun yanında, insan vücudunda bulunan hücreler arasında da hücrelerin organize olarak doku oluşturması, hormon adı verilen sinyalleşme molekülleriyle vücudun farklı bölgelerindeki organlara bilgi gönderilmesi sayesinde düzenleniyor. Bir bakıma insanlar gibi çok hücreli organizmalar da yine moleküler haberleşmeyi kullanıyor[4].

Makro ölçekte ise birçok böcek türü feromon adı verilen kimyasallarla birbirleri arasında haberleşiyor. Örneğin, birçoğumuz karıncaların bir besin kaynağı bulduklarında, besini yuvalarına kadar ip gibi bir sıra halinde taşıdıklarını gözlemlemişizdir. İşte bu “karınca otobanı”, birbirlerine besin bulduklarının haberini veren feromonlar sayesinde oluşturuluyor. Bu şekilde üretilen bilgi, karınca kolonisinin diğer üyeleri tarafından da algılanıp yuvaya kadar iletilerek bulunan besinin, koloninin bu haberi alan diğer üyeleriyle birlikte yuvalarına hızlı bir şekilde aktarımını sağlıyor [5]. Bitkilerin de feromona benzeyen uçucu organik bileşikler aracılığıyla birbirleriyle moleküler haberleşme kullandığı biliniyor. Örneğin, domates bitkisi yapraklarını yiyebilecek otçul böcek tehlikesini algıladığında etrafındaki domateslere bu böceğin varlığını salgıladığı moleküllerle bildirebiliyor [6]. “Dikkat böcek var!” diyebiliyor yani domatesler.

Peki, bu bahsedilen moleküler haberleşmeyi biz nasıl ve nerede kullanabiliriz? Biyo/nanoteknolojinin gelişmesiyle birlikte basit görevleri yerine getirebilen nanorobot ve genetiği değiştirilmiş hücreler gibi mikroskopik ölçekteki biyolojik makinelerin (nanomakinelerin*) üretimi mümkün hâle gelmiş durumda. Henüz ticarileşmiş bir uygulaması olmasa da, laboratuvar ortamında geliştirilmeye devam edilen bu nanomakinelerin en önemli uygulama alanının insan vücudu içindeki ilaç dağıtımı, kanser tedavisi ve sağlık göstergelerinin izlenmesi gibi uygulamalar olacağı öngörülüyor [7]. Elbette, bir nanomakinenin kapasitesi kısıtlı olduğundan insan vücudu içine bir nanomakine sürüsü olarak zerk edilmesi planlanıyor. Bu sürü de sağlıklı hücrelere zarar vermeden, kanserli hücreleri yok etmek veya ilaç dağıtmak gibi uygulamaları oldukça karmaşık bir yapıya sahip insan vücudu içinde bir nanoağ halinde çalışarak yerine getirebilir [4]. Örneğin Şekil 1’de gösterilen hedefe yönelik ilaç dağıtımında, nanoağı oluşturan nanomakine topluluğu bir hap veya enjektör aracılığıyla vücuda salındıktan sonra, birbiri arasında haberleşerek koordine bir şekilde sağlıklı hücrelere zarar vermeden sadece ilaç verilmesi gereken hücreleri hedefleyebilir. Böylelikle, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak uygulanan ve sağlıklı hücrelere zarar veren “kemoterapi” gibi yöntemlerin zararlı etkileri ortadan kaldırılmış olur. Söz konusu nanoağ içindeki haberleşme için, cep telefonlarımızın haberleşmesinde kullanılan elektromanyetik dalga temelli geleneksel haberleşme, anten/elektronik bileşenlerin mikro/nano ölçekte gerçeklenmesi/yerleştirilmesi ve biyolojik uyumluluk gibi sebeplerle günümüz teknolojisiyle pek mümkün görünmüyor. İşte bu yüzden moleküler haberleşme, bu nanoağ içindeki haberleşmeyi sağlamak için en uygun aday konumunda [8].




Şekil 1. Bir nanoağı oluşturan nanomakinelerin kanserli dokuyu bularak ilacı kanserli dokuya taşıması .

Bahsedilen motivasyonla, moleküler haberleşme konusu 2005 yılından itibaren haberleşme mühendisliğinin de ilgi alanına girmiş bulunuyor [9]. Bu alanda, haberleşme mühendislerinin cevaplamaya çalıştıkları sorunlar ise şöyle özetlenebilir: “Vücut içi uygulamalar için en uygun nanoağ mimarileri nedir ve nasıl uygulanabilir? Nanoağ içindeki haberleşme en verimli şekilde nasıl yapılabilir? Bunun için gereken alıcı ve verici nanomakinelerin tasarım parametreleri ve gönderilen moleküler sinyaller nasıl olmalı? Moleküler haberleşmenin makro ölçekteki uygulama alanları neler olabilir?”

Haberleşme mühendisliğinin bakış açısı, saydığımız sorunları haberleşme/ağ sistemi sorununa dönüştürüp buna uygun çözümler geliştirilmesini sağlıyor. Bu soruların cevaplarını vermek için, moleküllerin yayılma ve bilgi ulaştırma davranışları mevcut haberleşme, bilgi ve ağ kuramı çerçevesinde ele alınarak irdeleniyor. Bu araştırmalar biyoloji, kimya ve mühendislik gibi farklı disiplinlerin ortak bilgi birikimi ile ilerliyor. İnsanlığı daha sağlıklı yarınlara, belki de pratik olarak ölümsüzlüğe ulaştırmak için bilim insanlarının disiplinler arası çalışmalarına daha çok ihtiyaç duyulacak gibi görünüyor. Moleküler haberleşme de bu yoldaki disiplinler arası çalışmalar için tutkal görevi üstlenecek bir alan olarak ortaya çıkıyor.

 

*  “Nano” Antik Yunanca’da “cüce” anlamına gelen “nânos” kelimesinden gelmektedir. “Nano”, boyut olarak milimetrenin milyonda biri olsa da yazıda bu anlamda kullanılmamıştır.

 

KAYNAKÇA

[1]         Y. N. Harari, “Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens,” Guard., 2014.

[2]         E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, 19. baskı, 2019.

[3]         M. B. Miller ve B. L. Bassler, “Quorum Sensing in Bacteria,” Annu. Rev. Microbiol., 2001.

[4]         B. Atakan, Molecular Communications and Nanonetworks, Springer, 2014.

[5]         W. H. Bossert ve E. O. Wilson, “The analysis of olfactory communication among animals,” J. Theor. Biol., 1963.

[6]         M. Coppola ve arkadaşları, “Plant-To-plant communication triggered by system in primes anti-herbivore resistance in tomato,” Sci. Rep., 2017.

[7]         B. Atakan, O. B. Akan, ve S. Balasubramaniam, “Body area nanonetworks with molecular communications in nanomedicine,” IEEE Communications Magazine, 2012.

[8]         I. F. Akyildiz, F. Brunetti, ve C. Blázquez, “Nanonetworks: A new communication paradigm,” Comput. Networks, 2008.

[9]         N. Farsad, H. B. Yilmaz, A. Eckford, C. B. Chae ve W. Guo, “A comprehensive survey of recent advancements in molecular communication,” IEEE Communications Surveys and Tutorials, 2016.

*** Bu yazı, 03 Haziran 2020 tarihinde https://epistemturkiye.org/hucreler-de-mesajlasir-molekuler-haberlesme-ve-nanoaglar/ adresinde yayımlanmıştır.

7 Nisan 2020 Salı

Aylaklık Devrimi

COVID-19 salgını sebebiyle bazı meslek grupları hiç bir şey yokmuş gibi işlerine gidip gelmeye devam ederken, "beyaz yakalı" olarak tanımlanan çalışanlar evlerinde karantinada. Beyaz yakalıların çoğu için yabancı olan "home office" düzeni, mevcut çalışma şekli haline gelmiş durumda. Şu ana kadar "freelance" olarak çalışan yazılımcı, görsel tasarımcı gibi bazı meslek grupları zaten bu kavrama aşinaydı. Peki şu anki mecburi "home office" veya evden çalışma düzeni salgından sonra neleri değiştirebilir?



Üniversitede çoğunlukla Z kuşağından öğrencilerimle zaman zaman yaptığım konuşmalarda, birçoğu stajları sırasında gördükleri ve çalışma hayatına başlayınca uymak durumunda kalacakları mesai kavramının saçmalığından yakınırlar. Kendim de iki sene civarı evden çalışmış biri olarak bu konuda onlara hak veriyorum. İşe gidip gelirken her gün yollarda helak olmaya gerek yok gibi geliyor. Benzer şekilde, bilim insanı ve fütürist Martin Rees de verdiği röportajda salgın sonrası alacağımız derslerden birinin "Kent çalışanlarının her gün evle iş arasında mekik dokuyarak 'bir-iki keyifsiz saat' geçirmesinin gerekli olmadığını öğrenmemiz" olacağını söylüyor. Ofislerde çalışan beyaz yakalıların çok büyük çoğunluğunun yaptığı işler, telefon, internet ve bilgisayarın olduğu bir ortamda yapılabilir. Hâl böyle olunca ne diye ofislere gidip gelmek için büyük şehirlerde günde 2-3 saat zaman harcıyoruz? Şu anda görülüyor ki, ofislerde yapılan işler, pekâlâ evden de yapılabiliyor. Ancak, bu işin hem yöneticiler/işverenler açısından hem de çalışanlar açısından sakıncaları var.

Öncelikle evden çalışma düzenine geçebilmek için nitelikli yöneticilere ihtiyaç var. Hem kamuda hem de özel sektörde yöneticilerin çoğunluğu çalışan kişinin performansını iş yerinde kaldığı zaman üzerinden değerlendirme eğiliminde. Örneğin, bütün gün bilgisayarının başında oturup Youtube videosu izleyerek çalışıyor görüntüsü veren bir çalışan, işini yarım günde halledip kalan zamanında da iş yerinin mutfağında/kantininde vakit geçiren birine göre yöneticisinin gözüne daha çok girebiliyor. Bu durumda eskilerin sorgulamadıklarını sorgulayan yeni nesil, "Biz burada zaman öldürdüğümüz için mi para kazanıyoruz?" diye homurdanmaya başlıyor. Burada genellikle sorun, yöneticilerin altında çalışan insanların hangi işi ne kadar zamanda yapacaklarını bilmemesi, bu yüzden de ofisinde uslu durduğu kadar çalışanına değer atfetmesidir. Evden çalışma düzenine geçildiğinde, performans yönetiminin yapılan işler üzerinden yapılması gerekeceğinden yöneticilerin nitelikli olması zorunlu.

Çalışan tarafında ise evdeyken çalışma motivasyonu eksikliği, verimliliği düşüren bir sorun olabilir. Bu motivasyonu azaltan şeyler, evdeki fiziksel ortamın çalışmak için uygun olmamasının yanı sıra, evde birden fazla insanın yaşaması durumunda yalıtım problemi olabilir. Bunlardan daha önemlisi ise evden çalışmanın, çalışanların kendi aralarında ve yöneticileriyle olan iletişim problemlerine sebep olabilecek olması. Her ne kadar internet üzerinden sesli ve görüntülü konuşabilsek de fiziksel olarak aynı ortamda bulunmanın samimiyetini yakalamak mümkün değil. 

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, salgın sonrasında beyaz yakalıların daha çok evden çalışma talep edebileceğini düşünüyorum, çünkü artık herkes bunun mümkün olduğunu uygulayarak gördü. Elbette bu topyekûn bir evden çalışma düzenine geçiş olmayacak. Ancak, çalışanların da daha çok talep etmesiyle melez bir çalışma düzenine geçilebilir. Çalışanların haftanın bazı günlerinde evden çalışması sağlanarak hem verimliliği arttırmak hem de çalışan motivasyonunu arttırmak mümkün olabilir. Bunun yanında, çalışanların çalışma saatlerini daha esnek bir şekilde ayarlaması da mümkün olmuş olur. Böylece yolda ve ofiste boşa geçirilen zamanı, kişinin "aylaklık" için değerlendirmesi mümkün olur. Bertrand Russell'ın "Aylaklığa Övgü"sünde belirttiği gibi bu aylaklık durumu da, pasif faaliyetlerden ziyade (üzerinde düşünmeden dizi/film izlemek gibi) insanları daha mutlu olabileceği aktif ve faydalı işler yapmaya yönlendirebilecektir. Salgın sonrası bir "Aylaklık Devrimi" olur mu? Göreceğiz...

Bonus: Böyle yöneticilerin tarihe karışması dileğiyle "İdrar Bekçisi Yönetici" :) 


29 Mart 2020 Pazar

Kasetler, Erkin Koray ve Yavaşlamak

Hepimizin kendimizi karantinaya alıp içimize döndüğümüz bugünlerde benim de salondaki eskiden kalma kasetlerim çarptı gözüme. (2000'lerden sonra doğanlar belki bilmeyebilirler: Walkman, teyp veya kasetçalar denilen aletlerle dinlenebilen, genelde 60-90 dakika arası kapasitesi olan analog ses kayıt ortamı :) Çok sevdiğim, Türk Psychedelic Rock müziğinin en önemli ismi Erkin Koray'a ait 1999'da çıkan "Devlerin Nefesi" albümünü elime aldım. Somut olarak elimde tutup o albümü dinlediğim yılları hatırlamak hoşuma gitti. Askeri lise yıllarında, ranza demirine astığım walkman ile üstümde yatan ranza arkadaşım Emre'nin gürültüsünü duymak yerine albümün bir yüzü bitip müzik durana kadar dinlediğim ve sonunda uykuya daldığım yıllara gittim bir an. Kasedi çıkartıp albüm kapağını ve içinde yazılanları incelemeye başladım. Genelde albüm kapağında, ilaç prospektüsü gibi  katlanmış bir halde şarkı sözleri, sanatçının mesajı, şarkıların söz ve müziklerinin kime ait olduğu gibi bilgiler bulunurdu. Ben de bakarken Erkin Koray'ın kaleme aldığı mesajını gördüm. Az buçuk hatırlıyordum ama okuyunca tekrar gülümsedim. Bu albümde yer alan "Memurum Ben" şarkısının hikâyesini anlatıyordu aslında. Bu şarkının sözleri Erkin Koray'a ait. Ancak bu şarkıyı yazmasına bir gün Mecidiyeköy'deki bir lokantada yemek yerken, eline iki mısralık bir şiir bırakan bir memur vesile olmuş. Şiir şöyle:

"Gönlüm çekse de yağlı böreği
Aşmaya kudretim yetmez bütçeyi"

Bu şiiri Erkin Koray'ın eline tutuşturan memur  "Al şunu" diyerek hiç bir şey beklemeden gözden uzaklaşmış. Erkin Koray da mesajında bu memura teşekkür ediyor ve telif hakkının kendisinde saklı olduğunu ve istediği zaman gelip alabileceğini söylüyor. Bu dizelerden yola çıkarak Erkin Koray şarkıyı yazıyor. Mesajın tamamı da şöyle:


Aslında bu, Türkiye'de her zaman yoksulluk sınırının altında çalışan memurun hâlini de özetleyen bir hikâye. Sendikaların etkin olmadığı ülkemizde, şiiri yazan kişi hak arayışından o kadar umutsuz olmalı ki bir şarkıcının bu konuda şarkı yaparak memurun ekonomik sıkıntısından herkesin haberdar edilmesini ve belki de bir maaş zammını umut ediyor.

Diğer yandan, bir kaset ve kapağında yazılanlar dönemin ruhunu da yansıtıyor. Bu kasetlerdeki şarkıları, kulağımızda walkman ve elimizde albüm kapağındaki sözleri ile defalarca dinlerdik. Mesela bu albüm için albüm kapağına muhtemelen o kadar çok bakmışım ki yıpranmaktan parçalanacak duruma gelmiş. Nasıl da defalarca dinlemişiz aynı şarkıları! Başka seçeneğimiz yoktu belki de ondan. Dijital platformlar ile şimdi o kadar çok seçeneğimiz var ki hep daha iyisi vardır belki diye bir şarkının tamamını dinlemeye bile tahammül edemiyoruz. Öyle eskisi gibi süresi 5 dakikanın üzerinde şarkılar da pek yapılmıyor artık. Çünkü kimsenin bu kadar beklemeye tahammülü yok. Hatta şarkıcılar artık albüm bile yapmıyorlar. Her şarkıyı "single (tekli)" olarak çıkartıp dinlenme ihtimalini arttırıyorlar. Yoksa bir saat boyunca 8-10 şarkılık  bir albümü baştan sona dinleyecek sabra sahip kaç kişi kaldı? İyi ki kasetlerin dinlendiği zamanları görmüşüm. İyi ki şarkı sözleri üzerinde düşünüp sanatçıyı anlamaya çalışmışım. Hızlıca tüketmeden sindirebilmek güzelmiş. Mutluluk belki de yavaşlamak ile mümkündür. Erkin Koray'ın albüm kapağında kendi el yazısıyla yer alan şu mesajla bitirelim:

"Happiness to all members of this unlucky Planet."
"Bu talihsiz gezegenin tüm mensuplarına mutluluklar."



Bonus: Erkin Koray -Memurum Ben









15 Aralık 2019 Pazar

Hepsinden biraz alabilir miyim?

Vakti zamanında bir arkadaşım sormuştu: "Bu kadar kitap okuyorum da ne işe yarıyor? Okuduklarımdan neredeyse hiç bir şey aklımda kalmıyor, hatırlayamıyorum." Ben de Cemal Tunçdemir'in şu yazısına atıfta bulunarak: "Okudukların hiç bir yere gitmiyor. Sen okuduklarının özetisin aslında." demiştim. Arkadaşımın şaşırarak etkilendiğini hatırlıyorum. Aslında şimdi yazıyı tekrar okuyunca bu anlama gelen sözlerin Maryanne Wolf'a ait olduğunu anımsıyorum. Burada bahsettiğim yazıdan yola çıkarak çağımızın bilgi bombardımanı altında sığlık-derinlik konusunu tartışmak istiyorum.

Aslında arkadaşımın tespiti doğruydu. Okuduğumuz kitaplardan, yazılardan, makalelerden bir şey hatırlamıyoruz. Peki gerçekten niye okuyoruz o hâlde? Okumaktaki amaç bilgileri hatırlamak değil. Temel kazanımımız aslında şu: Farklı bir bakış açısı kazanmak ve bizim haricimizdeki her şeyi anlamaya çalışmak. Kitap okumanın amacına yönelik yakın zamanda okuduğum Murat Gülsoy'un "Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık" kitabında bahsettiği amaç ise olayı kurmaca okumak üzerinden ele alıyor. Burada yazar, edebiyat metinlerini okumanın bir "boşluk tamamlama oyunu gibi" olduğundan bahsediyor. Bu sayede beynimizi farklı bir yönde kullanır ve hayal gücümüzü derinleştiririz. Peki durum böyleyken neden artık daha az kitap okuyoruz? Veya kitap okumayı geçtim, neden okuduğumuz herhangi bir metni sonuna kadar okumaya tahammül edemiyoruz?

Bu konuda, tüm insanlık olarak hızlandırılmış bir evrim sürecindeyiz. Bu kadar çok bilgi akışı varken her bilgi paketinden bir cümle veya bir paragraf okuyup en fazla bilgiyi elde etme derdindeyiz. Sonuna kadar okumaya tahammülümüz yok. Bunun sebebi bilgi akışının çok fazla olması. Herkes her şey hakkında zamanını verimli kullanarak bilgi sahibi olmaya çalışırken, aslında yüzeysel bir bilgi ediniyor. Maalesef derin okumak diye bir şey neredeyse kalmadı. (Derin okumayla ilgili de ayrıca yine Cemal Tunçdemir'in şu yazısını tavsiye ediyorum.) Benim gözlemim bu yüzeyselliğin kuşaklar arasında farklı düzeylerde olduğu yönünde. Y-kuşağı bir akademisyen olarak   Z-kuşağındaki öğrencilerime internet üzerinden bir e-posta veya duyuru gönderdiğim zaman, derste fark ediyorum ki yazdıklarımın yarısı okunmamış. Muhtemel sebebi ise yazdıklarımı okurken Whatsapp veya Instagram'dan başka bir bildirimin gelip kişinin oraya yönelmiş olması veya okurken sıkılmış olması.  Bunun çözümü ise belli: Kısa metinlerle her seferinde yeni bir şeyler anlatmak. Öyle yaptığınız zaman, her yeni kısa gönderi ayrı bir heyecan ile okunuyor.

Kuşaklar arası farkın en bariz örneği yine Z-kuşağının okumak yerine bir şeyler izlemeyi tercih etmesinde. Ben de tabi ki birçok insan gibi Youtube'dan video izliyorum. Ancak bir konu hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmak istediğimde konuyla ilgili kitabı veya dokümanı açıp okuyorum. Yeni nesilde bu iş biraz daha bir şeyler izleyerek öğrenmeye evrilmiş durumda. Sadece izlenerek öğrenilmeye çalışıldığında ise yüzeysellik kaçınılmaz oluyor, çünkü izleyince o konu hakkında genellikle daha az kafa yoruyoruz. Bu durum, bir eserin kitabını okumak ve filmini izlemek arasındaki fark gibi düşünülebilir. Kitabı okuduğunuzda her karakteri, her olayı, her düşünceyi çok daha uzun sürede detaylıca zihninizde yeniden oluşturursunuz. Filmini izlerken ise sadece kitabın özetini görmüş gibi olursunuz. Dolayısıyla olayları ve karakterleri kitap okurken olduğu gibi derinlemesine hayal edemez, tartışamazsınız.

Bunları düşünürken aklıma "Idiocracy" filmi geliyor nedense. Kendi kendime gülümsüyorum. Her şeyden azar azar bilgi sahibi olmak mı yoksa daha az şey hakkında derinlemesine bilgi sahip olmak mı? Bunun cevabını ben de bilmiyorum. Bonus olarak şu videoyu buraya bırakıyorum ama niyetim endüstri mühendislerini karşıma almak değil :)

Bonus:"Hepsinden biraz ama hiç birinden tam değil :)"




1 Temmuz 2019 Pazartesi

Hollanda - Belçika Gezisi için Alternatifler

Hollanda ve Belçika gezisi için internette birçok blog, seyahat sitesi vs. zaten var. Bu sitelerde yazılanların dışındaki alternatifleri (özellikle yeme-içme kısmını) kendi deneyimlediğim kadarıyla bu yazıda anlatmaya çalıştım.

Öncelikle, bazı internet sitelerinde yazılan "şunu yapmadan dönmeyin" tarzı tavsiyeler bana acayip itici geliyor. Herkesin deneyimlemek istediği şeyler farklı olabilir. Ben o yüzden kendi deneyimlerimi aktaracağım. Kafanıza yatanları denersiniz :)

Yeme-İçme

Kahvaltıdan başlayalım. Kahvaltı olayı biraz zayıf yurtdışında genelde. İnsanlar bir krosan (croissant) ve bir kahve ile güne başlıyorlar. Tabi Türkler olarak daha sağlam kahvaltılara alışkın olduğumuz için bir krosandan fazlasını istiyor insan :) Cem Yılmaz'ın da böyle bir tespiti var (https://www.youtube.com/watch?v=ibCvSksNvjg :) Aşağıdaki resim Gent'teki "Bakery Aernoudt"tan.


Hamur işi haricinde pancake yenebilir bu iki ülkede de. Hem tatlı hem de tuzlu seçenekleri var. Kahvaltı veya öğlen yemeği gibi yenebilir. Aşağıdaki pancake'i Brugge'da Cafe Au Lait'de yemiştim.


Bunun haricinde kahvaltı için Amsterdam'da Sarphati Park yakınındaki "Scandinavian Embassy"nin kahveleri güzel. Hem gitmişken biraz şehir dışında olsa da Sarphati Park da görülebilir. Tabi İskandinav usulü ürünler var burada. Burda İskandinavya'ya özgü "cinnamon bun" denemiştim kahve ile birlikte. Bizdeki tatlımsı çöreklere benziyor. Hatta ben annemin yaptığı üzümlü tahinli çöreğe benzettim biraz tadını içinde tahin olmasa da :) Sunum şu şekilde: 


Bunun haricinde Amsterdam'daki şarap barları hoşuma gitti. Ben çok bira sever olmadığım için yaz sıcağında soğuk pembe şarabı biraya tercih ederim. Bu konuda personeli ve menüsüyle aşağıdaki resimde görülen yer (Wijnbar Boelen Restaurant) benim favori mekanım oldu. Özellikle, güler yüzlü ve enerjik bir abimiz vardı ki, neşesiyle ölüyü diriltir :) Mekanda, sardalyalı kanepeler ve tabi ki Hollanda peynirlerinden oluşan peynir tabağı başarılıydı.


Yine pembe şarap için Amsterdam'ın kuzeyinde "Hangar" isimli restorana gittim. Tam nehir kenarında, turistik olmayan tatlı bir yer. Tek turist bendim sanırım :) Burada da yine benzer şekilde sardalya ve peynir tabağı ikilisi hoşuma gitti. Resimde görüleceği gibi, peynirleri hardalla servis ediyorlar ama hardal benim pek hoşuma gitmedi.


Amsterdam'da her yerde göremedim ancak Hollanda'daki ringa balığı güzeldi. Bu balığı sadece tuzlu suda birkaç gün bekletiyorlarmış. Onun haricinde başka bir işlem yok. Rotterdam'da insanların sokakta bu balığı bütün olarak yuttuklarını gördüm ve ben de denemek istedim. Rotterdam'da "Markthal"de ringa balığını bu şekilde denedim. Gerçekten pembe şaraba çok güzel eşlik etti. Bir fast food dükkanına gidip ringa-pembe şarap ikilisini deneyebilmek güzeldi.


Belçika'da bira baya meşhur. Çok fazla bira çeşidi var. 500'den fazla bira çeşidi olduğunu iddia eden "Dulle Griet"e oturup bira denedim. Bira seviyorsanız acı, tatlı, meyveli gibi bir sürü bira seçeneği var. Ayrıca, oraya ait 1,2 litrelik bira bardaklarında servis edilen biraları da var. Hızlı ve çok bira içenler deneyebilir ama bence bu kadar hamallığa gerek yok :) Ben peynir ve salamla beraber koyu renkli birasından memnun kaldım. Bar tasarımı da oldukça güzel.


Bit Pazarları

Amsterdam'da "Waterlooplein" mevkisinde her gün kurulan bir bit pazarı var. Çok büyük bir yer değil, ancak ucuz ve orjinal ikinci el eşyalar bulmanız mümkün. Ben birkaç parça orjinal hediyelik bile buldum. Kendime de şu açacağı aldım:


Waterlooplein haricinde Amsterdam'da ayda bir kere Avrupa'nın en büyük bit pazarı kuruluyor. Ben gidemedim ancak merak edenler burayı keşfedebilirler. Merkezde yer alan tren garının (Amsterdam Centraal) arkasından NDSM mevkisine ücretsiz feribot seferleri mevcut. Bunlara binerek bit pazarına ulaşılabilir.

Son olarak, hediyelik eşya alabilmek için bazı zanaatkarların tezgah açtığı "Spui" mevkisine gidilebilir. Burda biraz pazarlıkla uygun ve güzel hediyelik eşya almak mümkün.