25 Şubat 2019 Pazartesi

YALNIZLIK TEPSİSİ

Koymuştu yine mutfak tezgahının üstüne yalnızlık tepsisini. Öyleydi adı bu tepsinin: Yalnızlık tepsisi. Evde kimse yoksa, yiyeceği ne varsa o tepsinin içine koyar ve yemeğiyle birlikte salona geçerdi. Orada, bir yandan biraz belgesel izler, bir yandan da yemeğini yerdi. Beyni uyuşurdu bir süre bu tören devam ederken. Hatta, bu uyuşukluk bulaşık faslında da devam ederdi. Ne zaman tekrar salona dönse, bir karar vermesi gerekirdi. Biraz daha gündüz işyerinde yaptığı işlere devam mı etse, biraz film mi izlese, kitap mı okusa yoksa gitar mı tıngırdatsa diye bakardı pencereden dışarı. Birini seçip yapardı, hepimiz gibi. Ama evliliği bittiğinden beri, evde çalışmaz olmuştu. Canı çalışmak isterse biraz daha kalıyordu işyerinde. Yalnızlığını başka türlü bastırıyordu artık. Zor geliyordu bazen bu fiziksel yalnızlık ama seviyordu bir yandan da.

O gün, Ege'nin sıradan günlerinden biri değildi. Alışveriş yaparım diye, işyerinin servisinden çarşıya yakın bir yerde inmişti. Her zaman gittiği mandıranın önüne geldi. Durdu birden. İçeri girmekten vazgeçti. Ne yapacağını bilemedi. Ama canı o mandıraya girip, o her zamanki peynirden almak istemiyordu. Rastgele bir yöne doğru yürümeye başladı. Bir süre yürüdü öyle. Sonra ansızın aklına arabasını caddenin üstünde uygun olmayan bir yere park ettiği geldi. Polis park cezası yazıyordu bazen. Arabasına dönmeye karar verdi. Hemen camın üstüne baktı, herhangi bir ceza fişi yoktu. Hoş, artık cezalar eve de gönderilebiliyordu. Devlet, vatandaşından para alabilmek için tüm teknolojiyi kullanıyordu sağolsun! Arabasına bindi ne yapacağını bilmeden yine. Daha güvenli bir yere park edip içinde düşünecekti. Hemen iki dakika ileride deniz kıyısındaki otoparka park etti. Çok az araba vardı burada da. Zaten kışın kimse olmazdı. Ama yaz olsa bu saatte yer bulamayabilirdi. İnsanlar, bir şeyler içmeye deniz kıyısına gelirdi her yerden. Denize baktı bir süre. Sonra arabadan inip deniz kıyısında yürümeye başladı. Deniz kokan bu yürüyüş iyi gelmişti. Rüzgar da yoktu şansına, oturabilirdi bir bankta istese. Öyle de oldu. Yakındaki bakkala gidip şarap almaya karar verdi. Akşam yemeğini şarap ve çerezle geçiştirecekti denize baka baka. Yolun karşısına geçti hızlıca. İçeri girdiğinde, bakkalın da biraz sarhoş olduğunu fark etti. Belki de adamın günahını aldı suratı kırmızı görünüyor diye. Sarhoş olmanın nesi kötüydü gerçi! Ayarını bildiğin sürece sıkıntı yoktu. Zaten son bakkallardı bunlar. "Bırakalım da içsinler. Bu bakkallar da yerini süpermarkete devrettiğinde hepten ruhsuz kasiyerlere kalacağız zaten." diye düşündü. Şarabını ve öteberisini alıp bakkaldan çıktı. Tekrar karşıya geçip deniz kıyısına geldi ve boş bir banka oturdu.

Az ötede balık tutan insanlar vardı. Onlar da demleniyordu ağır ağır. Bazen aklı almıyordu bu balık tutanları. Yağmur, rüzgar veya kış demeden denizin kıyısındalardı her daim. Meditasyon gibiydi belki de. Hiç bir şey düşünmemeyi başarabiliyorlardı balık tutarken. Bir ara balık tutanlardan biriyle göz göze gelip karşılıklı plastik kadehlerini kaldırdılar birbirlerinin sağlığına. Kadeh kaldırdığı adam, tam da İzmir'in akşamları ortaya çıkan siyah poşetli abilerindendi. Mahalle delikanlısı olduğu anlaşılıyordu kılık kıyafetinden. Gündüz çalışırken tek motivasyonu akşamki siyah poşetiydi. Adabıyla bazen yalnız, bazen arkadaşlarıyla demlenir, sonra da uyumak üzere evinin yolunu tutardı bu siyah poşetliler. Kafasını, tekrar denize çevirdi. Uzaklara dalıp gitmeyi seviyordu. Deniz, sonsuzluk hissi yaratıyordu onda. O sonsuzluğun içinde düşüncelere dalıyordu. Şansına rüzgar da yoktu ve rahatça oturabiliyordu. Keyfi yerindeydi ama yine de yalnız olmasa daha iyi olurdu diye düşündü. Alkolün pezevengi muhabbetti onun için. Ama zihninden geçip giden hatıralar vardı o akşam sadece. 

Hava kararmıştı ve tam da şişenin yarısını bitirmişti ki bulunduğu banka biri oturdu. Bir kadın... Aklından düşünceler geçmeye devam ediyordu Ege'nin. Yarıladığına inandığı hayatını düşünüyordu. Ne kadar da büyük değişimler yaşamıştı. Beş sene önce biri ona şu anki konumunda ve kafa yapısında olduğunu söylese herhalde ihtimal vermezdi. Hiç kurtulamayacağını düşündüğü işini bırakmasını, başka bir şehre yerleşmesini, hayal bile edemeyeceği bir yerde çalışmaya başlamasını, kira da olsa güzel evini, birkaç sene önce sahiplendiği oyuncu köpeğini, yıllarca inandığı Tanrıyı terk etmesini düşündü. Bir de hiç bitmeyeceğini düşündüğü evliliğini. Beş sene öncesine göre öyle bir değişimdi ki bu hiç bir şeye körü körüne inanmıyordu artık. Ve hiçbir şeye şaşırmıyordu. Sadece ihtimaller vardı onun için. Her olayın sonucu iyi de olabilirdi, kötü de. Ama şunu da tecrübe etmişti ki hayatın akışında bir denge vardı. Kötü bir şeyler oluyorsa arkasından mutlaka iyi bir şeyler de oluyordu. "Bu saatte burda olduğuna göre sen de yalnız olmalısın." diye düşüncelerini böldü kadın. "Evet, suratımdan yalnızlık akıyor değil mi?" deyip gülümsedi Ege. "Sen en azından yalnızlığının farkındasın. Ya etrafını kalabalık görünce yalnızlığının farkına varmayanlar ne yapsın?" dedi kadın. "Doğru" dedi adam. "Yalnızlıklarımıza içelim o zaman.". Allahtan bakkaldan birkaç tane yedek plastik bardak almıştı. İçtiği şaraptan kadına da ikram etti ve birlikte kadehlerini kaldırdılar: "Şerefe!"

Aralarındaki sohbet bazen koyulaşıyor, bazen de durgunlaşıyordu. Konuşulanları sindiriyordu sanki o arada her ikisi de. Kadın şöyle sordu:
- Hayatta mutlu olmak zorunda mıyız?
- Bence değiliz. Mutluluk da bir tercih. Şartlar ne olursa olsun, mutlu olmak hayata nasıl baktığına bağlı.
- Çok sevdiğin birini kaybettiğinde bile mi öyle?
- Üzülmek normal tabi ki. Ama bunun her zaman olabilecek bir olay olabileceğinin bilincinde olursan, bu senin mutluluğunu engellemez. Mesela ben evliliğimin bitebileceğini hiç düşünmezdim. Sonsuz bir evlilik hayal ederdim. Ama hayatta "kesin" diye bir şey olmadığını öğrendim. Sonra kendimi bütün ihtimallere alıştırdım her durum için. Ondan sonra da sürpriz yaşamadım.
- Gerçekçisin gerçekten ya da biraz varoluşçu.
- Biraz varoluşçu, biraz romantik, biraz ondan, biraz bundan. İnsan olmanın normali bu.

Sonra yine bir sessizlik oldu. İkinci şişeyi almıştı Ege bakkaldan. Vücutlar gevşiyor, zihinlerdeki perdeler aralanıyordu. Ege devam etti konuşmaya:
- Schopenhauer'in çok sevdiğim bir benzetmesi var. Hayatı acı ve can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaca benzetir. Fakirsen, zor koşullarda yaşıyorsan acı çekersin ve bu acıdan kurtulmak istersin. Ancak, refah ve zenginliğe sahip olunca da can sıkıntısı başlar. Can sıkıntısından bir sürü saçma sapan şey yapmaya başlarsın.
- Biraz karamsar bir bakış açısı değil mi?
- Karamsar ama çoğunlukla gerçekçi. Ben bu kadar kötümser bakmıyorum hayata ama bu benzetme bana gerçekleri hatırlatıyor her zaman. Sarkacı iki uca savrulmadan dengede tutmaya çalışıyorum. Bazen uçlara savrulsam da ortaya gelmeyi öğrendim artık.
- Hayatın sillesini yedim diyorsun yani! Hahhaaa!
- Yemeden öğrenemezsin kolay kolay.
- Öyle galiba, yiyen iki insan birbirimizi bulmuşuz bu akşam.

Hava soğumaya başlamıştı iyice. Ama yine de tatlı bir mayışma hali vardı üstünde Ege'nin. Göz kapakları ağırlaşıyordu. Kapandı gözleri, yüzüne vurmaya başlamıştı rüzgar. Uçuyordu sanki gökyüzünde. Tüm arkadaşları, görüştüğü akrabaları ve ailesinden çok gördüğü farklı işyerlerinden meslektaşları birer birer sahne aldılar zihnindeki tiyatroda... Sonra sıçrayarak uyandı. Hiç adeti değildi böyle oturarak rahatsız uyumak. Yanındaki kadın gitmişti. Gitmişti diye düşündü ama sonra da hiç varoldu mu acaba o kadın, diye düşündü. Adını, yüzünü ve sesini hatırlamıyordu kadının. Sanki hiç var olmamış gibi. "Hatıralardan ibaret insan. Gerçekten var olmuş veya sadece zihnimde var olmuş fark etmez." diye düşündü. Kendisine o güzel akşamı yaşattığı için teşekkür etti içinden o kadına. Ardından birden aklına köpeği geldi. Burada keyif yaparken hayvan evde aç kalmıştı. Hem üzüldü hem de kızdı bu duruma. Köpeğinin ona ayak bağı mı olduğu yoksa onu hayata bağlayan bir varlık mı olduğu konusunda tam bir karara varamadı. Bu düşüncelerle arabasına bindi. Çakırkeyifti. Eve vardığında köpeğini besledi. Huzur içinde yatağına uzandı. Var olup olmadığından emin olamadığı kadını düşünmeye başladı. İyi ki de gelmişti oraya. Böyle anlar için yaşıyoruz belki de diye düşündü. Göz kapakları tekrar ağırlaştı ve kapandı.









8 Şubat 2019 Cuma

“UZAY YOLU” GERÇEK OLDU: MOTORSUZ “YEŞİL” UÇAKLAR GELİYOR!

Geçtiğimiz günlerde havacılık tarihiyle ilgili, ülke gündeminde pek yer bulamayan büyük bir devrim gerçekleşti. “Uzay Yolu” gibi bilim kurgu yapımlarında gördüğümüz motorsuz hava araçlarına ait ilk prototip uçağın, dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan ABD’deki MIT (Massachusetts Institute of Technology) mensubu bilim insanları tarafından ilk uçuşu gerçekleştirildi. 


                                                           
21 Kasım 2018’de Nature dergisinde yayımlanan makalede, Steven Barrett  ve ekibi “İyon Sürüşü (Ion Drive)” teknolojisi ile uçurulan ve aşağıdaki resimde görülen prototip uçağın detaylarını paylaştı (Xu, Haofeng, et al, 2018). Uçakta, alıştığımız şekilde kanatların altında, dönen aksamı olan bir motor yok. Sadece iyon sürüşünü gerçekleştiren elektronik devre elemanları mevcut. Buradan MIT spor salonunda gerçekleştirilen ilk uçuşun videosunu izleyebilirsiniz.


Peki “İyon Sürüşü” ne demek? Uçağın kanatlarının altında biri “+”, diğeri ise “-“ yüklü elektrotlar ile yüksek şiddetli bir elektrik alan oluşturuluyor. Sonuçta, parçacıkların oluşturduğu “iyon rüzgarı” ile hava molekülleri hareket ettiriliyor ve bir itme kuvveti sağlanmış oluyor. Gerçekleştirilen ilk uçuşlarda, 5 metre kanat açıklığına sahip 2.45 kg ağırlığındaki uçak, 8-9 saniye boyunca 40-45 m yol alıyor. Uçak, gücünü lityum-polimer bataryalardan sağlıyor. Dolayısıyla, fosil yakıta bağlılık ve karbon salımı ortadan kalkmış oluyor. Bunun yanında, uçak sadece elektronik elemanlardan oluştuğu için tamamen sessiz bir uçuş gerçekleştiriyor. Bu özelliği ile önümüzdeki yıllarda yaygınlaşacak, kargo dağıtımından şehir gözetlemeye kadar birçok uygulamada kullanılacak olan gürültülü dronların da yerine geçmeye aday.
Ancak, %2,56 gibi bir verimliliğe sahip iyon sürüşü teknolojisinde alınacak daha çok yol var. Yolcu ve yük taşıyabilecek iyon sürüşlü uçakları yapmak için daha çok araştırma yapılması gerekiyor. Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki Wright kardeşler 1903’te bugün kullandığımız içten yanmalı ve fosil yakıt ile çalışan motorlara sahip uçakları, ilk uçuşlarında sadece 12 saniye boyunca 55 metre öteye uçurabilmişlerdi. Onlar da bugün içinde yüzlerce yolcu taşınan, çift katlı, okyanus ötesi yolculuk yapabilen dev uçakların yapılabileceğini bilmiyorlardı. Bu “yeşil ve sessiz” iyon sürüşü teknolojisi, gelecekte daha verimli ve karbon salmadan uzun mesafeler kat edecek uçakların üretilip kullanılmasını sağlayarak daha yeşil bir dünyanın anahtarını elinde bulunduruyor olabilir.

Fatih GÜLEÇ
Not: Bu yazı 28 Ocak 2019 tarihinde Yeşil Gazete haberi olarak yayımlanmıştır. 

Kaynakça ve İleri Okuma
Xu, Haofeng, et al. "Flight of an aeroplane with solid-state propulsion." Nature 563.7732 (2018): 532. (https://www.nature.com/articles/s41586-018-0707-9  )
Franck Plouraboué,  “Flying with ionic wind”, Nature News and Views, (2018), https://www.nature.com/articles/d41586-018-07411-z

9 Aralık 2018 Pazar

ÇOK KALABALIK OLDU, BİRİ DÜNYANIN PENCERESİNİ AÇSIN!


Dünya ısınıyor. Kullandığımız fosil yakıtlarla açığa çıkan karbon bir battaniye gibi dünyamızı sararak gelen Güneş ışınlarını uzaya geri göndermiyor. Dünya ısındıkça kutuplardaki buzullar eriyor ve beyaz buzlar suya veya toprağa dönüşüyor. Buz halindeyken Güneş ışınlarını yansıtabilen su, beyazlığını kaybedince ısıyı daha da emiyor. Isındıkça daha da çok ısınıyoruz. Tıpkı çoğaldıkça daha çok çoğalmamız gibi.
Dünya nüfusu 2018 yılı itibariyle yaklaşık 7 milyar. 2050 yılında ise Birleşmiş Milletler, yaklaşık 9.8 milyar olmasını öngörüyor. Şu anda bile dünya üzerindeki mevcut kaynakların bizi doyurup yaşatabileceği tartışılırken, daha çok insanla koca yaşlı Dünya bizim için gelecekte yaşanabilir bir yer olabilecek mi? Mevcut koşullarla tablo karamsar görünse de yenilenebilir enerji ve sürdürülebilir tarım politikalarıyla geleceğe umutla bakmak mümkün. Lâkin, bu düzeni bir anda değiştiremeyeceğimizin farkında değil miyiz? Amacımız insan türünü refah içinde yaşatmaksa, belki de evrimimize ters bir davranışla nüfus kontrolünü düşünmenin vakti gelmedi mi? Kapitalizm, ekonomi büyüdükçe herkes refah içinde olur, pastadan hak ettiği dilimi kapar diye beynimize kazıdı. Bu büyümenin ve refahın sonuna geldiğimizi hissetmiyor muyuz?
Birleşmiş Milletler 2017 Dünya Nüfusu Tahminleri (https://population.un.org/wpp/Graphs/DemographicProfiles/)

Yerküreyi karbona boğan ülkeler karbon salımını kısıtlayan Paris İklim Anlaşmasını imzalamayı reddederken veya anlaşma hükümlerini yerine getirmezken,  kısa vadede geleceğe umutla bakamıyorum. Dünyanın daha çok ısınmasıyla artacak iklim değişikliği, şimdiden yaşamaya başladığımız gibi mevsimleri dengesizleştirecek. Yazın ortasında hortum, kışın ortasında bahar göreceğiz. Kutuplarda eriyen buzullarla yükselen deniz seviyeleri deniz kenarındaki bazı şehirleri sular altında bırakacak. Bu da açlık ve susuzlukla beraber küresel ısınma kaynaklı göçleri doğuracak. Aslında, National Geographic'te yayınlanan "İklim Değişikliği ve Biz" belgeselinde de değinildiği üzere, başta Afrika’da olmak üzere dünya üzerinde iklim değişikliği sebebiyle doğduğu toprakları terk eden çok insan var. Çünkü su yok, tarım yapılamıyor. Dolayısıyla insanlar aç ve susuz. Anlaşılan o ki, dramatik somut etkiler sermaye sahipleri tarafından hissedilmedikçe ciddi önlemler alınmayacak gibi görünüyor. Daniel Quinn'in "İsmail" adlı kitabında insanlık, uçurumdan aşağıya düşen ve bu sırada bindiği alet üzerinde pedal çevirerek uçabileceğine inanan, ancak pedal çevirdikçe düşmeye devam eden bir tür olarak tarif ediliyor. Bilim insanları yere çakılacağımızı söylerken, sermaye ve güdümündeki siyasetçiler uçtuğumuzu iddia ediyorlar. Gerçekleri anlayabilmemiz için önce yere çakılıp zayiat vermemiz gerekiyor. Dibe çöktükten sonra kurtulmanın bir yolunu bulacağız.
Artık devletler, kısa vadede mevcut kaynaklara göre nüfusu kontrol altına almanın yollarını aramalılar. Bu sırada insanlık, geleceğe umutla bakabilmenin yollarını bulabilmek için de zaman kazanmış olur. Ama öyle Mars'a yerleşerek değil. Dünya ile barışık bir şekilde var olmanın bir yolunu bulmalıyız. Bulamazsak etrafımızdaki türlerle beraber biz de yok oluruz, dünyaya bir şey olmaz…


16 Kasım 2018 Cuma

Yalnızlık Üzerine

Sazının teline vurmadan şöyle der Erkan Oğur:"Sizi göremiyorum ama çok kalabalık değilsiniz herhalde." Bunun üzerine alkışların dozajı yükselir ama seyirciyi yine de göremez. Yalnızdır aslında sahnede, tıpkı hayat sahnesindeki herkes gibi. Seyircidir çünkü etrafındakiler. Sana dokunamaz, seni duyar ama tam da senin dilini konuşamaz. Bizim dışımızdaki herkes seyircidir hayatımızda. Hiçbiri dünyayı tam olarak bizim algıladığımız gibi algılayamaz. Birileri bizi duysun, anlasın isteriz. Çoğalırız, kalabalıklaşırız bunun için. İçinden çıktığımız aileyi bırakmayız, âşık oluruz, aile kurarız, çocuklarımız, torunlarımız olur, akrabalarımız, arkadaşlarımız, dostlarımız, evcil hayvanlarımız olur. Kalabalıktır aslında etrafımız, ama bir mesafe vardır diğerleriyle. Sahnedeki sanatçının kalabalıklar içindeki yalnızlığı gibi, yalnızızdır. Bu manevi yalnızlık başlarda pek hissedilmez. Dar bir çemberin içindeyizdir en başta aileyle beraber. Bu çember biraz daha büyür okul  bitene kadar. Biz çemberin merkezinden belli bir yönde ilerleriz, etrafımızdakiler de öyle. Sonra okul yıllarının sonunda daha büyük bir çember içindeyizdir arkadaşlarımızla. Biraz farklılaşma vardır ama biz kendimize yakın olanlarla çemberin bir köşesine sığışmışızdır. Okul biter, çalışma hayatı başlar, 30'lu yaşlar gelir. Çemberler kocaman olmuş ve herkes bir köşesine savrulmuştur. Yakınındakiler gittikçe azalmıştır ve çok da dibinde değillerdir sanki çocukluğundaki gibi. Manevi yalnızlık daha da hissedilir olmuştur.  Çember daha da büyür gider...

Bu manevi yalnızlık her zaman da kötü değildir. Fiziksel yalnızlık ile birleşince düşünmeyi, sorgulamayı sağlar. Hatta yaratıcılığımızı arttırır. Sancılıdır ama bir şeyler üretmemizi sağlar. Bizimledir hep yalnızlık. Jülide Özçelik'in de dediği gibi:

"...Sevinçle, hüzünle, umutla geçer ömür
Ama yine sen kendinle kalırsın."

Bonus: Jülide Özçelik - Kendinle Kalırsın


Bitkilerin beyni yok ama bilinci var mı?


Bitkiler, insan hayatının vazgeçilmez bir parçası. Onlar sayesinde karnımızı doyuruyoruz ve onları çevremizi güzelleştirmek için kullanıyoruz. Bitkiler olmadan yaşamak, bir tarım toplumu olan insan medeniyeti için pek mümkün değil gibi görünüyor. Buna rağmen çoğu zaman yanlarından geçerken varlıklarının farkında bile olmayız. Çünkü pek hareket etmezler, etse bile yavaştırlar veya konuşamazlar. Canlı oldukları halde onlara bir masadan farksızmış gibi davranırız. Hatta bilinci kapanan insanlar için “bitkisel hayatta” tabirini kullanırız. Peki bitkilerin insanlar kadar karmaşık olmaması onların bilinci olmadığı anlamına mı geliyor? Bu soruya Batı Avustralya Üniversitesi’nden (University of Western Australia) bilim insanı Monica Gagliano ve ekibinin bir cevabı var: Bitkilerde bilinç kavramını artık tartışmaya başlamalıyız, çünkü beyinleri olmasa bile öğrenip hatırlayabiliyorlar. Hem de insan gibi gelişmiş hayvanlarda olduğu gibi!
Bilim dünyasında öğrenme ve hafıza genelde beyin gibi karmaşık sinirsel bir ağ içeren organlara sahip canlılara atfedilse de, yakın zamanda yapılan araştırmalar alıştırma ile öğrenmenin (learning by habituation) omurgasızlar gibi daha basit canlılarda da var olduğunu gösterdi. Gagliano ve ekibi,  alıştırma ile öğrenmenin bitkilerde var olduğunu, (Gagliano M. R., 2014) makalesi ile  gösterdi. Bu makalede ele alınan deneyde küstüm otu (Mimosa pudica) bitkisini kullandılar. Bu bitkinin özelliği, bir tehdit veya fiziksel rahatsızlık durumunda yapraklarını hızlı bir şekilde kapatmasıdır. Şu linkteki video (https://www.youtube.com/watch?v=BLTcVNyOhUc) ile daha rahat anlaşılabilir.  Bu deneyde küstüm otu bitkisi, 15 cm yükseklikten kontrollü olarak geri tepmeyecek şekilde 5 veya 10 saniye aralıklarla 60 defa aşağıya düşürülüyor. Deneyin başında bitki bütün yapraklarını kapatırken, kısa bir süre sonra düşmeler sonucunda yapraklarını kapatmamaya başlıyor; yani bitki öğreniyor. Bu durum bitkinin yorulmasından kaynaklanmıyor, çünkü deney ekibi alıştırma sürecinde belli aralıklarla bitkiyi sallayarak test ediyor. Bu sallama sonucunda ise bitkinin neredeyse bütün yapraklarını kapatarak tepki verdiği görülüyor.  Bu da bitkinin yorulmadığını ve öğrendiğini net bir şekilde gösteriyordu. Bu öğrenilmiş hareket, hiçbir şey yapılmadan geçirilen yaklaşık bir ay sonucunda tekrar test ediliyor ve bitkinin öğrendiği hareketi tekrarladığı görülüyor. Yani bitki bir ay önce öğrendiklerini hatırlayabiliyor!
Gagliano ve ekibinin, Nature dergisinde yayınlanan (Gagliano M. V., 2016) diğer bir deneyinde ise, bitkilerde çağrışımsal öğrenmenin (associative learning) mümkün olduğunu gösteriliyor. Tıpkı Pavlov’un köpek deneyinde olduğu gibi koşullu bir uyarıcı (hava akımı) ile bitki eğitiliyor ve bitkiye  ödül olarak ışık veriliyor. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, Y şeklindeki basit bir labirent ile (Y şeklinde üç ağızlı bir boru) gerçekleştirilen deneyde bitki, hava akımı ve ışığa aynı anda aynı uçtan maruz bırakılarak eğitiliyor.

Küstüm otunun öğrenme sürecindeki ve öğrenme aşamasından sonraki büyüme yönleri.

Öğrenme sürecinde beklendiği şekilde bitki ışığın olduğu tarafa doğru büyüyor. Ancak öğrenme süreci bittikten sonra bitki labirentin bir tarafından sadece hava akımına maruz bırakılıyor ve ışık olmasa da hava akımı olan tarafa doğru yöneliyor. Yani yemek verilmese bile zil çaldığında salyası akan Pavlov’un köpekleri gibi bitki, ödül yani ışık olmasa bile koşullu uyarıcısının (hava akımı) olduğu tarafa doğru yöneliyor. Böylelikle bitkilerin önceden kabul edildiği gibi otomatik bir şekilde, hayatta kalmak amacıyla ışığa doğru yönelmediği, öğrendiği şekilde davrandığı yani aslında seçim yaptığı gösterilmiş oluyor. Buradan hareketle bitkilerin de artık bilişsel çalışmaların bir konusu olmaya başlayacağını ve bilim insanlarının bitkilere ait öğrenme mekanizmalarını çözmeye odaklanmasını bekleyebiliriz.


Bu çalışmaların sonuçları Münster/Almanya’da bulunan Doğa Tarihi Müzesi’nde (LWL-Museum für Naturkunde mit Planetarium ) 27 Ekim 2019 tarihine kadar sergilenmeye değer bulunmuştur.

Bu bilgiler ışığında, bitkiler alıştırma veya çağrışım ile öğrenebiliyor, hatırlayabiliyor ve seçim yapabiliyorlarsa bitkilerde bilinç olduğu iddiasını tartışmak yerinde olacaktır. Gagliano, (Gagliano M. , 2017) - (Gagliano M. A., 2018) makalelerinde yazdığı üzere artık bitkiler için öğrenme ve hafıza gibi kavramlara alışmamız ve bitkilerde bilinç kavramını hayatımızın her alanında ahlaki ve etik açıdan  tartışmaya başlamamız gerektiğini belirtiyor. Benim aklıma şöyle sorular geliyor: Örneğin veganlar bu bilgiler ışığında bitkisel beslenmeden de vazgeçecek mi? Bir bitkiyi “öldürmek”, hukuki anlamda bir ceza gerektirecek mi? Bu sorular uzatılabilir. En iyisi önce biz bitkilerin de öğrenebilen ve  hatırlayabilen canlılar olduğunun farkına varalım ve bakış açımızı buna göre değiştirmeye başlayalım.

Fatih GÜLEÇ

(Bu yazım 25.08.2018 tarihinde Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır. https://yesilgazete.org/blog/2018/08/25/bitkilerin-beyni-yok-ama-bilinci-var-mi-fatih-gulec/

Kaynakça

Gagliano, M. (2017). The mind of plants: Thinking the unthinkable. Communicative & integrative biology(10(2)), 38427.
Gagliano, M. A. (2018). Plants learn and remember: lets get used to it. Oecologia(186(1)), 29-31.
Gagliano, M. R. (2014). Experience teaches plants to learn faster and forget slower in environments where it matters. Oecologia(175.1), 63-72.
Gagliano, M. V. (2016). Learning by association in plants. Nature Scientific Reports(6), 38427.


23 Şubat 2017 Perşembe

Ne zaman normalleşiyorsun?

Ne zaman evleniyorsun? Ne zaman saçını/sakalını kestiriyorsun? Ne zaman okula başlıyorsun? Ne zaman askere gidiyorsun? Ne zaman çocuk yapıyorsun?...Bu sorular böyle uzar gider. Bence hepsi aynı kategoride. Kategorinin adı belli: Standardizasyon veya normalleştirme! 

Nicelik olarak anlamlı istatistik oluşturacak kadar sayıya sahip olan topluluklar için her zaman istatistiksel bir dağılım vardır. Bu dağılım, rasgele etkiler sonucu oluşuyorsa "Merkezi Limit Teoremi"ne göre Normal veya Gauss dağılımına yakınsar. Gauss dağılımı deyince biraz yabancı gibi gelse de en azından üniversitede okuyanlar notlandırma için kullanılan çan eğrisi diye bir şey duymuştur. İşte Gauss dağılımı tam olarak odur. Mesela bir sınıftaki alınan notların dağılımı yaklaşık olarak bu dağılıma yakınsar, yani çan eğrisi (bell curve) gibidir. Eğrinin en tepe noktası aşağıda görüldüğü gibi bu dağılımın ortalaması olan değeri verir. Bu dağılımda ortalamadan ne kadar sağa veya sola kaydığın ise standart sapmayı gösterir.
*

İşte çoğunluk bu eğrinin şişkin kısmında olduğundan buranın dışında kalanlar toplum tarafından içeriye sokulmak ister. İşte ben buna normalleştirme diyorum. Saçını/sakalını kesmek, askere gitmek, evlenmek, xxx marka elbiseler giymek, çocuk sahibi olmak, xxx dininin gereklerini yerine getirmek, falanca restorana gitmek, filanca alışveriş merkezinde vakit geçirmek, şu diziyi izlemek, bu filme gitmek, tek tip tohumla üretilmiş ürünlerle beslenmek vs. hep bu normal hale getirme refleksinin sonucudur. Eğer toplumdaki bu eğilim amacına ulaşırsa sonuç aşağıdaki gibi olur: Tek tipleşme! Tek tipleşmeyi amaçlayan eller toplumları kolay kontrol etmek için bu yola başvurur.
**
Bunun doğadaki karşılığı biyo-çeşitliliğin yok olmasıdır. Biyo-çeşitlilik yok olursa kalan türlerin yaşama şansı azalır. Hakim olan türlere faydadan çok zararı dokunur. Hakimiyetin tek elde toplanması faydadan çok zarar getirmiştir. Hata yapma olasılığını arttırmıştır. Yönetim biçimlerinde de monarşiler bu yüzden çuvallamış, ortak akılla çoğulcu rejimlere evrilmiştir.

Sonuç olarak tek tipleşmenin aslında kendine de faydası yoktur. Biz çeşit çeşit, renk renk olalım. Her kafadan bir ses çıksın. Hepimize daha çok faydası olur. 

Bonus:



* mustafaakca.com
** wikipedia.org


15 Ocak 2015 Perşembe

Ararken mutludur insan, bulduğunda değil...

Neyi istediğini değil de, neyi istemediğini bilmektir önemli olan. Kendini istemediğin bir şeyi yapmaya mecbur hissetmek ve toplum baskısına boyun eğmek insanları dışarıdan güzel gösterse de içeriden mutsuz eder. Bu öyle bir baskıdır ki, bazen insan son nefesinde keşke der, bazen de diyemeden ölür gider. Her zaman istemediğin şeyi yapmamanın bir yolu vardır. Bunun için tefekkür yeterlidir. İnsan bir yolunu mutlaka bulur. Aynı zamanda bazı fedakarlıkları göze almak zorunda kalabilir, ama mutlaka başaracaktır.

İstediğin şeyi bilmemek ise küçük bir ayrıntıdır. İplerini kopardıktan sonra kendini özgür hissedersin ve rüzgar seni cazip bir limanda bırakana kadar yüzersin. İlk geldiğin limanı beğenmeyebilirsin. Ama unutmamalısın ki bu yolculuğun adı arayıştır. Ararken mutludur insan, bulduğunda değil. Dağ bayır, dere tepe aramalıdır ki mutlu olsun. Ararken amaç zenginlik veya güçse aradığını bulamayabilirsin. Hatta önceliğin böyleyse hiç yola çıkmayabilirsin. Düzenini devam ettir.

Mutlu olmayı amaç edinmeli insan sadece. Ama yalnızca çok parayla veya yüksek makamlarla mutlu olmak öğretildiyse bunu kırmak zor olabilir. Tabi sevdiklerin senin başarılı olma durumunu aldığın maaşla veya oturduğun makamla ölçüyorsa sen de bunu benimsemiş olabilirsin. Ama bu şeylerin mutlu etmediğini görüyorsan eğer hiç durma ve  atla suya! Daha yüzecek çok liman var...